15 Mayıs 2012 Salı

The Social Policy Landscape of Turkey


AKP’s lack of commitment to reform Turkey’s social policies in accordance with EU deepens the threat on the country’s workforce.

On 12th of March 2012, Turkey woke up to a tragedy: Eleven construction workers burned to death in Istanbul. They were working at the construction of a luxury shopping center, one of many underway, settled in a fabric tent within the construction site as the city was facing one of the harshest winters in decades. There were four tents, three of which burnt down in just few minutes. The reason: Illegal and poorly connected electrical heating inside the tent. Should AKP’s Istanbul Municipality have the determination and follow through to control such constructions, also obligations by the central government, these workers would not have perished so dreadfully.

Health and safety at work, trade union law and fight against poverty are the major areas in which Turkey should make reforms regarding the social policy chapter of the accession negotiations between Turkey and the EU. Every day of delay in these crucial reforms endangers the lives of the vulnerable working force.

As part of its constitutional amendment package of 2010, the ruling party, Justice and Development Party (AKP) announced that they were committed to enhancing the trade union rights, to ensure affirmative action for women, better the conditions for the work force, and more freedom for all. Eighteen months after the approval of amendments via referendum, there still exists an urgent need for the adjustment laws improving the provisions of the No. 2821 the Law on Trade Unions and No. 2822 the Law on Collective Bargaining Agreements.

Regarding the social policy and employment chapter of EU-Turkey negotiations, two significant provisions of the revised European Social Charter (1996), ratified by Turkey in 2007, are reserved by AKP. One is Article 5, trade union rights, and the other is Article 6, collective action right including the right for collective bargaining. It should be noted that none of the 22 ratifier states of the revised Charter reserved Article 5, and only Andora and Turkey reserved all the clauses of the Article 6.

On the other hand, Turkey’s approach to International Labour Organization’s (ILO) conventions 87 and 98, regarding the trade union rights should also be noted. Despite the fact that AKP committed to sign and adopt the ILO conventions in its 2010 Action Plan, presented to the EU Commission, there has been no steps taken towards its commitment. The reservations on the Charter and the related ILO conventions are also the opening benchmarks of the social policy and employment chapter.

Turkey is far behind EU’s rate of population at risk of poverty and especially child poverty. In the past year, the rate of the population under 60% of the current median income was 24.4%. With this performance, Turkey ranked below Greece (17.8%), Italy (19.9%) and Spain (20.6%). Despite the situation, AKP insists on implementing social policies with a “charity-like” approach rather than addressing them as a “social rights” issue. Current social aids do not have a systematical character, and they are mostly used as election bribery. Although the European Commission urged for an action plan in the fight against high poverty and social isolation in each and every progress report published since the beginning of the accession negotiations, AKP still fails to deliver a comprehensive national program. Yet Turkey is in urgent need of a poverty map.

Taking into account that Greece has reported falsified numbers about her economic situation regarding the Union and Eurozone membership criteria to the European Commission; similar misinformation should be avoided in Turkey’s case. In the screening process for negotiations in 2006, the Commission put through some very extensive questions regarding the chapters, and the government has addressed them. The answers should be diligently analyzed for any falsifications, especially regarding the poverty lines.

As long as the appropriate legal guarantee for the freedom of trade unions, decent work conditions, enforcement of health and safety legislations are not ensured, the ongoing labor exploitation will prevail in Turkey.




Selda Doğan

ReflectionsTurkey, 1. Issue, April 2012

Alaturka Demokrasi I: Eğitim Yasası Gerekçeleri

4+4+4 olarak adlandırılan ve eğitim sistemiyle ilgili ciddi değişiklikler içeren kanun teklifi AKP’li 5 grup başkanvekilinin imzasıyla 20 Şubat 2012 tarihinde TBMM’ye sunulmuş ve o günden sonra önemli tartışmalara ve kavgalara yol açmıştı. Teklifin ilgili komisyonda görüşülmeye başladığı andan itibaren anamuhalefet milletvekilleri, ülkenin eğitim düzeyini çok gerilere götürecek ve dünya ülkelerinde uygulanan eğitim sistemleriyle negatif ayrışmaya sebep olacak bu kanunların geçmemesi için tüm güçleriyle çalışmış, dayak yemiş ancak zor yoluyla teklifin komisyondan geçmesine engel olamamışlardı. Kanun değişikliği gerekçesinin bizzat Başbakan tarafından bir rövanş olduğu açıklanmasına ve hükümet partisinin programında dahi yer almamasına rağmen, tarihe not düşmek ve nesillerarası sorumluluğumuzu yerine getirmek adına kanunun gerekçelerinden başlayarak tüm tutarsızlıkları irdelemekte büyük fayda var.


Teklif, halihazırda 8 yıllık kesintisiz zorunlu temel eğitimin 12 yıllık kesintili zorunlu eğitim haline getirilmesini, temel eğitimin 4 yıla düşürülmesini ve mesleki eğitimin ilk dört yılın sonunda 11 yaşında başlamasını hedefliyordu. Burada başta dikkati çekmeyen kavramlar büyük önem taşıyor, çünkü kanun gerekçesinde bunlara dayanarak bir yanıltma yapılıyor. Öncelikle ‘zorunlu eğitim’, ‘temel eğitim’, ‘zorunlu temel eğitim’, ‘mesleki eğitim’, ‘kesintisiz eğitim’ ve ‘kademeli eğitim’ kavramlarının ayrıştırılması gerekli. Bir bulamaç halinde ortaya atılan bu kavramlar ve kelime hileleriyle 12, 8’den büyük olduğu için 8 yıllık ‘kesintisiz’ ‘zorunlu’ ‘temel’ eğitim, 12 yıllık kesintili zorunlu eğitimden daha gerideymiş gibi belletiliyor. Halbuki gerçek hiç de öyle değil. Teklifin yasalaşma sürecine dikkatlice bir göz attıktan sonra kavramlarla ilgili genel bir değerlendirme yapmak daha doğru ve anlaşılır olacaktır.

Bu kanun için sunulan ilk gerekçe, dünyada çoğu gelişmiş ülkede zorunlu eğitimin kademeli olduğu yönünde ve ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya örnekleri veriliyor. Bu ülkelerde eğitimin kademeli olduğu doğru fakat bir mesleki ayrıştırma değil yaş temelinde bir kademelendirme sözkonusu. Gerekçenin ilerleyen kısımlarında, teklifi verenler tarafından bu kademelendirmenin yaş grubu ve fiziksel özellikler temelinde yapıldığı da zaten belirtilmiş.

Kesintisiz eğitim, mesleki eğitime darbe vurmaktadır. İnsanları yararlı ve üretken olabilecekleri meslek dallarına küçük yaşlardan itibaren yöneltmek ve onlara bu anlamda gerekli eğitimi vermek toplumun ve onun örgütlenmiş hali olan devletin fertlere karşı sorumluluğudur. Mesleki eğitimden yeterince yararlanmak için öğrencinin ilgi ve beceri alanlarının küçük yaşlardan itibaren tespit edilerek gerekli yöneltme ve yönlendirmelerin yapılması şarttır. 14 yaşından sonra yapılacak tercihler yeterli mesleki eğitim kalitesini sağlamaktan uzak kalacak ve ayrıca yapılacak tercih de bilinçli ve doğru olmayacaktır.

Bu gerekçe de, düşünce kuruluşu TEPAV tarafından hazırlanan ve ilgili komisyona sunulan Yeni kanun teklifi neden yeterli değildir isimli raporda anlaşılır bir grafikle gayet iyi açıklanmış ve geçersizliği somut verilerle kanıtlanmıştır. 9, 10 veya 12 yıllık kademeli veya kademesiz zorunlu eğitimin mevcut olduğu ülkelerin hiçbirinde mesleki eğitime başlama yaşı bu düzenlemeyle öngörüldüğü şekilde 11 olmamakla birlikte, mesleki eğitim zorunlu temel eğitim bittikten sonra başlamaktadır. Yani bu gelişmiş ülkelerde çocuklar çok küçük yaşlarda bilinçsizce meslek tercih etmeye zorlanmıyor ve önce mümkün olduğu kadar uzun süre zorunlu temel eğitim alıyorlar. Üstelik 14 yaşında yapılacak mesleki tercihin bilinçsiz ve yanlış olacağı gerekçesiyle 3 yıl daha önce 11 yaşında bilinçli ve doğru tercih yapılabileceğinin varsayılması, kendi içinde açıklanmaya muhtaç bir çelişki olarak karşımızda duruyor.

Diğer gerekçede; özellikle kırsal kesimde köy okullarının boş kaldığı, yatılı bölge okullarında veya taşımalı eğitimle servislerde uzun yollar katedildiği ve öğrencilerin (okumak için) eziyet çektiği söylenmiştir. Özellikle kırsal bölgelerdeki ailelerin kız çocuklarını bu şartlardaki eğitime verme konusundaki ciddi şikayetleri düşünüldüğünde bu uygulamanın okullaşma ve özellikle de kız çocuklarının eğitimi adına sorunlara yol açtığı eklenmiştir. Ancak getirilen teklifte bu sorunun nasıl çözüleceğine dair bilgi olmamakla birlikte yakın köy okullarının birleştirilip muhtemel taşımalı eğitimle veya öğrencilerin yatılı kalması için pansiyonlar inşa edileceğinin söylenmesi mevcut durumun korunacağını gösteriyor. Açıköğretimle evden okumaya nasıl devam edileceği ve bunun kız çocuklarının okullaşma oranını nasıl etkileyeceği konusunda da herhangi bir bilgi bulunmadığı için bu gerekçe de boşa çıkmış oluyor.

Teklifin komisyona sunulan ilk haline göre, ilköğretimin birinci kademesini bitirenler yani ilk dört yılın sonunda ve 11 yaş civarındaki çocuklar ‘aday çırak’ olarak eğitilebilecektir. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun en düşük çıraklık yaşını 14 olarak gören şartlarına aykırılık oluşturacağı konusunda ciddi eleştiriler aldıktan sonra çıraklık yaşını düşüren bu değişiklikten vazgeçilmiştir.

TEPAV raporu, kanun teklifine önemli eleştiriler getirmiştir. Rapora göre bu kanun, ülkenin eğitim ihtiyaçlarını karşılamaktan oldukça uzak ve eğitimin yalnızca süresi ile ilgilenmektedir. Eğitimin kalitesi, eğitimde fırsat eşitliği ve okul öncesi eğitim konularına değinilmemiş olmasını, işgücü verimliliği ve kadınların istihdam edilebilirliği açısından ve bunların sonucunda da ekonomik büyüme, kalkınma ve istihdam alanlarında sorunlar yaratacak önemli bir unsur olarak ifade etmiştir. Kanunun bu haliyle 2023 hedeflerine ulaşmanın mümkün olmadığını da eklemiştir.

Kanun teklifinin gerekçesinde araya sokuşturulan birkaç ayrıntı daha göze çarpıyor. Kayseri’deki üniversiteye Abdullah Gül, Rize’deki üniversiteye ise Recep Tayyip Erdoğan adlarının verilmesi ile BDDK, TMSF ve Muhasebe Denetim Standartları Kurulu başkan ve üyelerinin görev süreleri dolduktan sonra tekrar seçilebilmeleri ve atanmalarına imkan sağlayan değişikliklerdir. AKP’nin ileri gelenlerinin kendi isimlerini, 28 Şubat’ın rövanşı olarak gördükleri bu eğitim düzenlemesine kazımak istemeleri, en azından düzenlemenin içinde üniversite kelimesi geçtiği için belki eğitimle ilişkilendirilebilir fakat yukarıda anılan BDDK, TMSF gibi kurumlarla ilgili değişikliğin eğitimle ne ilgisi olduğu çok tartışmalıdır.

Teklifin eğitimle ilgili olan kısmının yanında çoğu kişi tarafından göz ardı edilen bir yönü daha var. Teklifin meclis genel kurulunda görüşülmesinden hemen önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından tekrar gündeme getirilen ancak tartışmalar içerisinde hak ettiği yeri alamayan konu, FATİH projesi kapsamında kamu tarafından yapılacak mal ve hizmet alımlarının Kamu İhale Kanunu kapsamı dışında tutulması. Gerekçe olarak ise proje hacminin büyük olması ve yurtiçi üretimde kaldıraç etkisi yaratması gösterildi. Alt komisyondaki görüşmeler sırasında geçici bir madde eklenerek ihalesiz alım süresinin 15 yıla kadar uzatılabilmesi hedeflendi. Buradaki ihalesiz alımlar, proje kapsamında yalnızca kamuoyunda yaygın olarak bilinenin tablet dağıtımını değil, aynı zamanda inşaat işleri de dahil olmak üzere her türlü alımı kapsıyor. Uzman görüşlerinde belirtildiği üzere teklif, ülkenin eğitim gereksinimlerini karşılamıyor olmasının yanında yetkiyi elinde bulunduranların istedikleri gerçek ve tüzel kişilere çok yüksek miktarlarda kaynak aktarma tehlikesini de barındırıyor. Teklifin bu haliyle yasalaşması, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yürüttüğü katılım müzakerelerinde halihazırda üzerinde hiçbir siyasi veya ekonomik blokaj olmayan ve açılış kriterleri yerine getirildiği takdirde açılabilecek üç fasıldan ikisi olan Kamu Alımları ve Rekabet Politikası alanlarının her ikisi açısından da büyük sıkıntılar doğuracaktır.

Bir kanun teklifinde bunca çürütülmüş gerekçe varken ve işin içinde rant sağlama iddiaları bir yanda devletin tepesindeki rövanş iddiaları öbür yanda dururken, TÜİK verilerine göre 8 yıllık kesintisiz temel eğitimin okullaşmayı ciddi oranda arttırdığı açıkken ve üstelik AKP hem bu sisteme karşı çıkıp hem de sistemin getirdiği bu artışın üzerine bile yatıyorken, karşı çıkan milletvekilleri yerde tekmelerle dövülürken, bu rejimin adına demokrasi değil ancak alaturka demokrasi denir. Alaturka demokrasilerde Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan gibi ileri gelen AKP’lilerin kendi rövanşları uğruna kamu kaynaklarını kullanarak kız çocuklarının okula gitmesini istedikleri reklamlara aklı selim kimse inanmaz.


Selda Doğan
Sosyal Demokrat Dergi (SODEV), 16. Sayı, Nisan 2012

2+2=4 => 4+4+4=0

Yukarıdaki başlık, bir süredir alçak sesle alttan alttan tartışılan bir konunun matematik gösterimi. Matematik sevenler bunu “iki artı iki eşittir dört ise dört artı dört artı dört eşittir sıfır” diye okur ama işin Türkçe’si şudur: “İki iki dört öldü eğitim üstünü ört”!
Bugünlerde yan yana üç tane 4 gören herkes kendi tarafına çekilip devasa tiyatrodaki rolünü alıyor. Yıllardır kullanın aynı yöntem bu konuda yine işlemeye başladı. Önce kabul edilemeyecek denli zararlı bir plan öyle sıradan bir şekilde ortaya atılıyor, ana akım medya başlıyor bunu yumuşatmaya, orasından tutup burasından çevirip ve hatta yün gibi eğirip tiftik tiftik ettikten sonra altın vuruş o bildiğimiz çoğunluğun kaldırıp indirdiği ellerle geliyor. Yani biz konuşuyoruz, ama isteyen istediğini yapıyor.
Ama bu defa durum çok ciddi çünkü yapılacak değişiklik üç beş yılı değil nesilleri olumsuz etkileyecek bir alanda yapılıyor. Yasa taslağı şu anda alt komisyonda, oradan geçip Meclis Genel Kurulu’na geldiğinde günün makul bir saati olursa, son anda bir önergeyle ters köşe yapılmazsa, yasalaşacak olan taslağın şu anda tartışılan hali şöyle:
4+4+4 denilen kesintili zorunlu eğitim sistemine çocuk giriyor (yaş 7), ilk 4 yıl temel eğitim alıyor (yaş 11), eski sistemle ilkokul 5’inci sınıfa başlamadan meslek seçimini yapıyor ve sonraki 4 yıl seçtiği meslekle ilgili eğitim alıyor (yaş 15), derken ilk 8 yılı tamamlayınca bir yarım soluk alıp yeniden karar veriyor açıköğretimden mi yoksa örgün öğretimden mi devam edeceğine. Açıköğretim seçerse kaydını yapıp kitaplarını alıp evinde kendi kendine öğretim görecek, okula giderse eğitim-öğretim hayatı kesilmeden 12 yıl zorunlu eğitimden geçmiş olacak. İktidar 8 yıllık zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmış olacak, son yıllarda politik ve ekonomik alanda dünya liderlerinden olan ülkemizin artık eğitim seviyesi de artarak dünyayla yarışır hale gelecek, daha eşit, daha gönençli ve çok az destekle kendi kendini eğitebilen bir toplum olacağız. Bunların hepsi elbette gerçek olabilir ama bir şartla: Ceteris paribus, o da bizde yok! Ekonomik, siyasi ve ticari alanlarda çok büyük eşitsizlikleri barından bir ülkede eğitim söz konusu olduğunda yukarıdaki planların tıkır tıkır ve herkes için eşit işlemesi mümkün olamaz, her konuda ortaya çıkan o tanımlanamayan ‘birileri’ daha eşit olacaktır. Yoksa bu daha eşit birilerini kollayan diğer birileri, 11 yaşında çocuğa meslek seçtirmeye ve aynı yasayla çıraklık yaşını 11’e indirmeye kalkışmaz.
Taslakla ilgili elimizde ne var ne yok değerlendirip nesiller üstü bir konu olan temel eğitime ilişkin doğru bir fikre sahip olmamız gelecek nesillere borcumuzdur.
Taslak ilk haliyle ortaya atıldığında, ilk dört yılında sonunda 11 yaşında ‘Bakanlar Kurulu kararıyla’ (bunun hikmetini ben anlamadım, anlayan bana da anlatsın) meslek seçimiyle birlikte açıköğretime geçiş opsiyonunun sağlanması öngörülüyordu. Yani ilk dört yıl temel zorunlu eğitimi alanlar isterse açıköğretime geçerek okula gitme zorunluluğu olmadan evinden okuyabilecekti. Ama özellikle kız çocuklarıyla ilgili gelen itirazlardan sonra geri adım atıldı. Şimdi ilk 8 yıldan sonra açıköğretime geçiş şansı öngörülüyor. Kaybettir ve buldur hikayesi... Mevcut 8 yıllık kesintisiz eğitim sisteminde de zaten ilk 8 yıldan sonra açıköğretime geçiş imkanı bulunuyor. Öyleyse açıköğretim opsiyonunun sunulması bir amaç değil.
İlk dört yıldan sonra mesleki eğitime yönlendirme ve aynı anda çıraklık yaşının 11’e çekilmesi başlı başına bir felaket... 11 yaşında çıraklık, ILO sözleşmelerine ve insan haklarına aykırı olmakla birlikte daha fazla çocuk emeği sömürüsünü beraberinde getirir, üstelik bu kadar küçük yaş işverenlerin de tercih ettiği bir şey değil.
Sadece 4 yıllık temel eğitimden sonra çok küçük bir yaşta eğitimde ‘ayrıştırma’ yapılması dünyada rastlanmamış bir durum ve eğitimcilerin şiddetle karşı çıktığı bir konu. Bir çocuktan hayatını etkileyecek bir seçimi bu kadar küçük yaşta yapmasını istemek çok büyük haksızlık! Şu anda 18 yaşında üniversiteye giren bir gencin bile meslek seçimini çok erken ve bilinçsiz yaptığı düşünülürse 11 yaşında hangi çocuk aklı sağlıklı bir karar verebilir? İş ailenin yönlendirmesine kalır ve o zaman daha sağlıklı olur diyenlere Türkiye’de ebeveynlerin ortalama eğitim düzeyinin 6 yıl yani ortaokul terk seviyesinde olduğunu üzülerek hatırlatmak isterim. O halde kime kalır bu yönlendirme işi? (Hep derler aklınıza ilk gelenin doğru olma ihtimali yüksektir diye...) Bu arada ilk dört yılın sonunda meslek seçimi konusuna imam hatip liselerinin orta kısımlarının açılması dahil...

Sonraki yazımda taslağın öne sürülen gerekçeleriyle birlikte uzman görüşlerini ve raporlarını ele alacağım.


Selda Doğan
29 Şubat 2012

Başka bir hayat var

Nefesimizi tuttuk, bekliyoruz. Birçoğumuz her sabah uyanır uyanmaz el yüz yıkadıktan sonra çay suyunu koyup ardından haberlere koşuyoruz. Uyuduğumuz zamanda ülkenin başına hangi büyük olayların geldiğini arkası yarın izler gibi heyecanla takip ediyoruz. Örneğin; yeni günün ilk saatlerinde bir terör saldırısı olmuş ve en az 10, ama hepsi aynı yerde şehit mi vermişiz, yoksa şafakla birlikte silahlı F güçleri evleri basıp sevdiğimiz, okuduğumuz yazarları, gazetecileri, akademisyenleri mi toplayıp götürmüş, yeni günde ilk gördüklerimiz bunlar oluyor. Sonra çayı demleyip kahvaltı masasını da hazır ettikten sonra piyasaları takip etmeye başlıyoruz. 
Bir önceki akşam saat 17.30’da bıraktığımız Türk piyasaları gece kapanan Amerikan borsalarından ve sonra açılan Asya piyasalarından ne kadar etkilenmiş; Dolar/TL, Euro/TL, Dolar/Yen pariteleri hangi seviyelerde veya uluslararası piyasalarda yaşanan belirsizlikler neticesinde güvenli liman olan altına yönelen yatırımcılar ons fiyatını ne kadar artırmış, risk iştahı artan yatırımcılar nerelere yönelmiş hepsine tek tek bakarız, anlarız. Kimi ekonomi yorumcuları pek parlak tablo çizmez, inanmayız. Saat 10’da TÜİK verileri açıklar ve ordan anlarız ne büyük ve sağlam bir ekonomi olduğumuzu, ekonomi yönetiminin ne müthiş işler ortaya koyduğunu... 
Hatta ekonomiden sorumlu eski devlet bakanı ve şimdiki başbakan yardımcısı Ali Babacan geçtiğimiz hafta, OECD 2012 dönem başkanlığına aday olduğumuzu açıkladığı konuşmasında Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında ayrı bir gezegen gibi görüldüğünü söylemişti(1). Ekonominin temel göstergelerindeki bazı rakamlar kendisine sonuna kadar hak veriyor. Örneğin OECD ülkeleri ortalaması %66 olan ekonominin genel istihdam oranı Türkiye’de OECD ülkeleri arasında en düşük düzeyde (%44) (2) ve bu oran yoksul 10 ülkeyi dahi üye yapan Avrupa Birliği’nde %67 civarında. Türkiye’deki kadınlar, OECD dahilindeki kadınlardan çok daha ayrı bir gezegende: AB ülkelerinde %52 ve OECD ortalaması %62 civarında olan kadın istihdamı Türkiye’de sadece %23 (3). Gençlerimiz tamamen ayrı bir galakside: “Türkiye genç işsizlerde dünya birincisi”(4). 14 Eylül 2011 tarihinde açıklanan rakamlara göre Türkiye’de genç işsizlik %28,7 (bu oran geçen yıl %25 civarındaydı). Bunlar yalnızca birkaç rakam, diğer göstergeler için OECD’nin çok rahat erişebilir olan veri tabanı mevcut.
Verileri bir yana koyup günü yaşamaya devam ediyoruz. Öğleden sonra, eğer o gün toplu şehitlerimiz varsa üzülüyoruz, yok eğer her biri ayrı yerde üçer beşer şehit varsa fazla zaman ayırmaya gerek yok. Zaten bunlar haber değeri de taşımıyor! Üzerine savaş uçaklarıyla bomba yağdırılanları saymıyoruz bile (!) Ama şafak baskınları olmuşsa akşamı da kurtardık demektir. Hele askerlerle ilgili de bir şeyler varsa, o zaman akşam 18’den itibaren kanallardan kanal, yorumculardan yorumcu beğen. Reklam aralarında Facebook'ta ve Twitter'da bütünlüğü olmayan ve “iki cümlelik” yazar veya düşünür laflarını paylaşmayı unutmamak gerekir. İçimizin rahat etmesi için sanal politik aktivizmimiz eksik kalmamalı! Hatta isteyen örgütçülükten veya halkçılıktan söz ettiği paylaşımlarına eli öpülen önderlerinin görüntülerini de ekleyebilir. 
Verimsiz döngünün uzaktan bir resmidir bu. Tüm bu davranışların tek kişide toplanması beklenmese de, ortalama olarak kapalı alanda yaşayanların mevcudunu ifade eder. Oysa dışarıda, kentin kırsalında ülkenin kırsalında başka bir hayat var. Konuşmasından büyük şehirli olmadığı anlaşılan bir adamın döviz bürosundaki camın önünde küçük kızının ismi yazılı bilekliğini, eşinin kendine büyüklerinden yadigar kaldığı anlaşılan yüzüğünü ve kendi alyanslarını ihtiyacı olan 400 lira karşılığında satabilmesi için görevliye yalvarması var. Evine temizliğe gittiği, kendisinden en az 20 yaş küçük bir kadından ne zaman geri ödeneceği belli olmamak üzere istediği 100 lira için ağlaması var; temizlikten aldığı parayı erkeğin cebine koyması var, sonra dayak yemesi var, cinsel şiddeti var, öldürülmesi var. Bayram yaklaşırken çocuğa alınan bir pantolonun kocanın işten çıkarılması nedeniyle iade edilmesi var, çocuğun gözyaşları var, hırsları var, öfkesi var; büyüyünce bu çocukların kontrol edilemezliği var. Bir şekilde üniversiteyi kazananların yurtlarda ele geçirilmesi var. Sesini çıkaranların hapsedilmişliği var. Çalanların başa getirilmesi, affedilmesi var. Bir yanda sıcak parayla %10 ekonomik büyüme varken diğer yanda %20 yoksulluk var. 

Dışarıda başka bir hayat var... 

Selda Doğan 

5 Şubat 2011 Cumartesi

Halk Susar Uğur Mumcu Konuşur

Gece susar, evren karanlığından sızar ışık
tan konuşur yaprak susar, kıpırtısız
yangınlar kasırgalar dibinden
bir gün orman konuşur
su susar bataklıkta
baharda sel sel ve dağda
çağlayan çağlayan konuşur
halk susar
ozan konuşur
Tahsin Saraç


Son yıllarda Atatürk’e sövmek moda oldu. Alaturka dinsel gericisinden Kürtçüsüne, Kürtçüsünden Marksizm kaçağı alafranga sağcıya, yeni liberallere kadar uzanan geniş bir yelpazede hemen herkes Atatürk’e sövüp sayıyordu.
(...) Bugün ‘Kemalizm’ adına bir umacı yaratılıyor, ve tam bir ‘McCarthy’ bağnazlığı ve çılgınlığı ile Kemalist sayılan kişilere saldırılıyor. ... Bir Atatürkçü, din duygularının ve dince kutsal kavramların siyasal ve ticari amaçlarla kullanılmasına karşıdır.
(29 aralık 1992)

Göz kırptım
bir yıldız düştü
Bir daha kırptım
Düşmedi.
Yıldızlarla alay ettim

Uğur Mumcu

Her şeye Atatürk gücüyle ve onuncu yıl umuduyla başlayacağız, başlamalıyız. Her türlü baskıya rağmen mücadele yürüyecek ve gerçekleri söylemekten korkmayacağız.
"Ezilen uluslar bir gün ezen ulusları yok edeceklerdir" diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, yeniden ezilen ulusların, Asya ve Afrika halklarının bayrağı yapmak, biz Atatürkçülerin, biz devrimcilerin namus borçlarıdır.
Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı... Atatürk'ün bütün dünyaya duyurduğu bu ilerici ve devrimci düşünceleri ne yazık ki, ülkeyi Atatürk'ten sonra yöneten, yönettiğini sanan politikacılar eliyle hançerlendi ve Atatürk, gerçek nitelikleri ile değil, beylik anma törenlerinin donmuş kalıpları olarak tanıtılmak ve benzetilmek istendi.
Tarih, geçmişin dedikodusu değildir!..
(29 Nisan 1966 Yön Dergisi)

1981 yılında başörtüsü tartışması alevlendiğinde;
Eğer İslami kurallara tam olarak uyulacaksa, yalnızca ipek eşarplarla başlar örtülmesin, yüzler de örtülsün; kadınlar baştan ayağa kadar kumaşlara sarılsınlar! Yok, bu yapılmayacak bunun yerine ‘sıkma başlarla’ bir çeşit ‘siyasal gösteri’ yoluna başvurulacak! (...) Öyleyse nedir bu ikiyüzlülük?
(Cumhuriyet, 25 Aralık 1981)

Türkiye’de son zamanlarda uluslar arası sermayeden güç alarak oluşan ve devlet katkısıyla gelişen güç odakları kimlerdir? Bu güç odaklarından biri İslamcı sermayedir. Son yıllardaki gülsuyu ile yıkanmış güç odakları, ‘siyaset-tarikat-ticaret’ üçgeninde gelişti. (...) Türkiye’de 12 eylülün getirdiği arabesk liberalizm budur; liberalizmin arabeskinde siyaset, ticareti etkiliyor, tarikatlar da ticareti ve siyaseti yönlendiriyor. (...) Kutsal din duyguları, ticari amaçlar için kullanılıyor; yeşil dolarlar petrol ve zemzem kuyularına batırılıp batırılıp çıkarılıyor. Dolar yeşili bu din sömürüsü ile Kabe yeşiline karışıyor! ‘Allah adın zikredelim evvela...’ Sonra gelsin paralar! Sonra da Kemalizm, Atatürkçülük ve laik cumhuriyet düşmanlığı!
(Cumhuriyet, 6 Ağustos 1992)

Cumhuriyetin temelini elsiz ayaksız yeşil yılanlar kemiriyor... Uyan Gazi Kemal uyan! Devletin devlete, insanın insana kulluğunu yok etmek için uyan, uyan Gazi Kemal! İnsanlara can güvenliği sağlayamamış bir düzene hukuk devleti denilemez. Devrimcilerin faili meçhul bir cinayete kurban gittiği bir düzene demokrasi denilemez. Yolsuzlukların devlet yetkililerini sardığı bir düzene anayasa düzeni denilemez. Bu katiller demokrasisidir. Bu, hırsızlar düzenidir!
Egemen sınıflar, kendi düzenlerine demokratik düzen demekte ve bu düzene karşı çıkan tüm devrimcileri ''demokrasi düşmanlığı'' ile suçlamaktadır. Devrimcileri kamuoyu önünde yıpratabilmek için devletin bütün olanakları kullanılmıştır. Bu yol sonuç vermeyince, devrimcileri bölüp aralarında metafizik tartışmalar çıkartarak uzlaşmaz bir çatışma yolu denendi. Bir yanda da devrimci hedefler ve kavramlar yozlaştırılmaya başlandı.
Amacımız Türk halkına insanca yaşama olanağı sağlamak ve bağımsız Türkiye’yi kurmaktır. Kardeşimiz, damadımız, oğlumuz, halkın sırtından milyonlar kazanmadı ki korkalım!

Mustafa Kemal İzmir’de emperyalizmi denize döktüğü gün, İstanbul hükümetinin idam fermanını boynunda taşıyordu. Bugün de Mustafa Kemalcilerin Damat Feritlerden ne korkuları olabilir?.. Devrimciler ölür, devrimler sürer. Hodri meydan!
(29 Aralık 1970 – Kirli Eller)

3 Aralık 2010 Cuma

Kemalist düşünce açısından güncel durumun analizi

Türkçe dilbilgisi kurallarına göre, devam eden bir süreci fiilin sonuna getirilen "-mekte", "-makta" ekleriyle açıklarız. Bu bize, söz konusu eylemin devam ettiğini belirtirken aynı
zamanda bu eylemin bir zaman sonra biteceği beklentisini de çağrıştırır. Buna en bilindik örneklerden biri, Türkiye’nin uluslararası iktisadi sınıflandırmada ‘gelişmekte olan ülke’
olarak anılmasıdır. Gözümüzü açtığımızdan beri Türkiye hep ‘gelişmekte’dir. Ama bunca zamandır hiç ‘nihayet gelişmiş ülke’ olarak sınıflandırılamadık. Göstergelere bakıldığında, şu anda gelişmiş olmadığımız gibi önümüzdeki uzun yıllarda da hala ‘gelişmekte’liğimizindevam edeceğini öngörmek sağlam bir iktisatçı olmayı gerektirmiyor.

Ülkelerin hangi nazariyeden gelişmiş olarak sınıflandırıldıklarını görmek içinse, bazı ölçütlere
bakmak gerekiyor. İktisadın bilimini hiç bilmemiş olanlarımız için, ilk akla gelen ölçüt kişi
başı milli gelirdir. Milli gelir, bir yılda ülkede üretilen malların ve hizmetlerin toplam karşılığı, kişi başı milli gelir ise bu toplamın nüfusa bölünmesiyle ortaya çıkan rakamı ifade eder. Uluslararası karşılaştırma kolaylığı açısından da genellikle dolar ile ifade edilir. Kavramın tanımında yer alan sakatlık hemen fark edilir derecededir. Örneklemek gerekirse, ünlü bilge ekonomist Başbakan tarafından Türkiye için açıklanan kişi başı yıllık 14,000 dolar gelir gerçekte her bir yurttaşın bir yılda kazandığı geliri ifade etmemektedir.

Yani, miting meydanlarında ve her fırsatta kişi başı geliri 14,000 dolara yükselttiğini övünerek anlatan ve aynı zamanda dünyanın en zengin devlet adamlarından biri olan Başbakanın, 2009 yılında çıkan haberlere göre yaklaşık 2 milyar dolar servetinin aylık net 375 dolar karşılığı 544 liradan (2010 yılı ikinci yarıyıl asgari ücret tutarı) yaklaşık 5,5 milyon işçinin aylık maaşının toplamına denk gelen serveti ile örneğin 4C kapsamında modern kölelik düzeninde ve güvencesiz çalışmayı kabul etmediği için aylarca Ankara sokaklarında eylem yapan (ve kimse bilmese de hala İstanbul’da eylemlerine devam eden) TEKEL işçilerinin mecbur edildiği yıllık maaşların toplamı birleştirilir, ortaya çıkan rakam toplam kişi sayısına (yani bu örnekte TEKEL işçileri sayısı + Başbakan) bölünür ve hem Başbakanın hem de işçilerin hanesine yıllık kişi başı aynı gelir yazılır.

Kendi beyanına göre, yırtık ayakkabıyla futbol oynadığı günlerin 1980 darbesine denk geldiği göz önüne alındığında ve 1994 yılında Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu da hesaba katılırsa, Başbakanın 2009 yılına kadar bu serveti biriktirebilmesi için yaklaşık 14 yıllık bir zaman ortaya çıkıyor. Bu da yılda ortalama 143 milyon dolar gelir demektir, yani bugünün rakamlarıyla, Başbakanın oğlunun-kızının-eşinin kazandıklarını hiç hesaba katmadan, tek başına 32,000 işçinin yıllık gelirinin toplamına eşittir. Yine kendi beyanına göre Başbakan ailesini hesabımıza katmadık ama işçiler için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Her işçinin, kazandığı gelirle en az 4 kişilik ailesini geçindirdiği düşünülürse, bu devlet büyüğünün tek başına yaklaşık 130,000 kişiye ait olması gereken tutarı tek başına aldığını söylemek matematik açıdan hiç yanlış olmayacaktır.

Durumu başka açıdan yorumlayacak olursak, aslında her fırsatta ifade edildiği gibi gerçekten
müreffeh ve gönençli bir ülkede yaşıyor olsaydık 5,5 milyon işçinin kazanması gereken gelirin tamamı o ülkenin Başbakanında toplanmaz, işçiler kış vakti aylarca sokaklarda kalmaz, polisten de haklarını savundukları için dayak yemezlerdi.

İşte Türkiye’nin en yalın, en görünür ifadesiyle ve yalnızca tek bir cepheden manzara-i iktisadiyatı...

Şimdilik sadece kuşbakışı gördüğümüz bu manzaranın tamamını görmek ve anlamak, dünya egemenlerinin sürdürdüğü topyekün savaşı anlamanın ilk adımı ve en önemli koşuludur.

Manzara-i Hariciye

Türkiye’nin dış politikasında AKP hükümeti ile birlikte önemli bir yön değişikliğine de hep birlikte tanıklık ediyoruz. Özellikle 2007 sonrası ikinci AKP devrinin –iç politikanın her alanında olduğu gibi dış politikada da- agresif, kural tanımaz, kendi bildiğini okuyan, ‘din kardeşliği’ unsurları yoğun ve iç politik kaygılar barındıran, kahramanlık saiki ile hükmetme karakteristiğine geçiş, Türkiye için ‘dönüşüm’ kelimesini yerinde, anlamlı ve gerçekçi kılmaktadır.

Bir futbol maçına giderek Ermeni sorununun, Cumhuriyet tarihinde ABD’ye en çok giden Başbakan olmakla Amerikan Başkanı Obama’nın futbol keyfi yüzünden 45 dakika bekleme sorununun, bir yandan IMF’ye artık ümüğümüzü sıktırmayız derken (ki bu aynı zamanda daha önce sıktırılan ümüklerin itirafıdır) arka taraftan 2001 sonrası kurtarıcı olarak gelen teknokrat Ekonomi Bakanının koyduğu programı 8 yıllık iktidarı boyunca seve seve uygulama sorununun çözülemeyeceğini, Dubai Anlaşmasıi ile ülke menfaatlerini satmaya yeltenmesinin gizli kalmayacağını, iki kelime çarpık İngilizce ile kahraman olunamayacağını bilmesi gereken sorumlu kişiler ehil değillerse, ülke, emniyeti açılmış silahı şakağına çoktan dayamış demektir. Üstelik bu ülkenin halkı seçti gerekçesi de bunu kurtarmaz, çünkü silahı şakağa götüren el, kişinin kendi eli olsa da intihar intihardır.

Bu hariciye manzarasında şimdiye kadar gözün görebildiği alanlar içinde görece en genişi kuşkusuz Avrupa Birliği’dir. 1951 yılında imzalanan Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), 1957 yılındaki Roma Antlaşması ile de Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adı altında sahneye çıkan Avrupa’nın Birliği için Türkiye, ilk olarak 1958 Temmuz’unda üyelik başvurusu yapmıştır. Yani bundan tam 52 yıl 4 ay önce... Bu geçen zamana, çok da sağlıklı olmayan bir insan ömrü sığar. Zaten incelendiğinde 1951’de doğan Avrupa Birliği’nin de şimdiye kadar çok sağlıklı olduğunu ve mevcut durumda ömrünün uzun olacağını söylemek fazla iyimserlik olur. 1958’de doğan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin de çok sağlıklı olmadığı göz önüne alınmalıdır.

Süregelen 52 yıllık zaman içerisinde Türkiye’nin Avrupa Birliği ile gerçekleştirdiği temaslar ve dönüm noktaları başka bir yazının konusu olacak genişliktedir. Ancak, Türkiye gerçekten Avrupa Birliği’ne girmeli midir, girecek midir, ne zaman girecektir, Avrupa Birliği’ne üye olmanın Kemalizm’in ana unsurlarından olan tam bağımsızlık ile bir çelişkisi var mıdır, Avrupa Birliği’ne üye olmadan Gümrük Birliği’ne neden girdik, Gümrük Birliği’ne girmemizin müsebbibi gerçekten Tansu Çiller midir, Gümrük Birliği’nin ekonomimize ne gibi etkileri vardır, Gümrük Birliği’nden çıkıp Avrupa Birliği ile köprüleri tamamen atsak ne olur, Avrupa Birliği’ne girmek için Kıbrıs’ı versek olur mu, vb. sorulara verilecek cevaplarımız ve bu cevaplarla zihnimizde oluşacak bir AB nosyonu da hiç kuşkusuz sadece sloganlarda anımsadığımız AB anlayışından daha derinlikli ve ayakları yere basar nitelikte olacaktır.

Manzara-i Dahiliye

Dış politik konularda bir dönüşüme işaret ettiği görülen 2007 noktası, iç meselelerde de yaşanan önemli olaylarla birlikte ikinci dönem AKP karakteristiğini de korumaktadır. ’80 darbesinin sonrasında gelen dönemi düşünürken zihnimizde canlanan resimde ve dilimize ilk düşen cümlelerde nasıl korku, yok edilme, hapis, işkence sözcükleri en baş köşedeyse, ikinci AKP döneminde de bu sözcükler değişmeden kalmış ve hatta üzerine başkaları da eklenmiştir.
30 yıl önce herhangi bir haberin yayılma imkanlarıyla şimdiki imkanları bir karşılaştıralım.
Ortaya çıkan sonuç ve aradaki devasa fark, bugünün siyasetinden bahsederken anmadan geçmeyeceğimiz ‘yandaş’ sözcüğüyle birlikte yürütülen savaşın nasıl ‘topyekün’ hale geldiğini bize gösterecektir.

Şu anda yayın yapan onlarca televizyon kanalında, gazetelerde, dergilerde hep aynı isimler ve ağızlarında hep aynı kelimeler... 3 yıl önce hiç adını duymadığımız, hiçbir yerde tek satır yazısını görmediğimiz kişiler izleyenlere, dinleyenlere, okuyanlara ve hatta neredeyse seçmenlere yön verir duruma geldi. Yaşanan gelişmelerde ilk onların düşünceleri, değerlendirmeleri alınır oldu. Kendi okuyup dinlediklerine göre, tarihi de dikkate alarak değerlendirme yapmanın ne kadar zor olduğunun farkında olanlar da, bu ‘kanaat önderlerinin’ söylediklerini kendi beyinlerine aynen kopyaladı.

Bu kanaat önderlerini en çok kullanan taraf ise, iktidarı elinde bulunduran AKP oldu. Kamuoyu önünde kendi partisine mensup olanların görüşlerini belirtmesini yasaklayarak aynı zamanda hesap vermekten kaçan bu parti, ‘yandaşlar’ ağzıyla kendini savunmaya devam etti. Dezenformasyona ve bilgi kirliliğine dayanan bu psikolojik harekatta belki çok azımızın dikkatinden kaçmayan şey, bir düğmeye basılınca yukardan yağan renkli konfetiler gibi bir anda zihinlerimize düşürülen bazı sözlerdir.

Sıralayalım bunları:

Demokrasi/demokratikleşme, normalleşme, laikçi/laikçilik, Kemalist elit, din özgürlüğü, sivilleşme, özgürleşme, Atatürk diktatörlüğü, Atatürk demokratik değildi, vb...

Yandaşların zihinlerinden bu kelimeleri çıkardığınızda geriye anlamlı cümle kuracak pek bir şey kalmayacaktır. Yüzüne bakıldığında okur-yazar olduğuna bile inanmakta zorlandığımız bu yandaşların bu kelimeleri nasıl ortaya çıkarabildiği, daha ilginci 2007 sonrasında bir anda bir koro gibi hepsinin aynı anda nasıl bu sözleri kullandığını en az benim kadar merak edenler vardır. Veya son üç yıldır yaşananların aslında hükümetin işi değil de CIA işi bir kurgu olduğunu düşünüp ama bunun için kanıt bulamayanlarınız...

Merak içinde olanları son 3 yılın kodlarını çözmeye yönlendirecek öncelikli iki kaynağım var. Birincisi, 2007 yılında ABD’de ve 2008 yılı başında Türkiye’de yayımlanan bir kitap: ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’. Kitabın yazarı CIA Türkiye masası eski şefi Graham E. Fuller. Türkiye’de dönüşümün henüz başlamadığı 2007 yılında yazılan bu kitabın kapağını çevirip içine bakınca daha önsözde kodları çözmeye başlayacak ve şaşıracaksınız. Yukarıda sıraladığım tüm kelimeleri henüz önsözünde barındırdığını göreceksiniz. Örneğin, yandaşların ağızlarından hiç düşürmediği bir ‘laikçi’ sözcüğü vardır. Gerçekte siyasetin biliminde ve pratiğinde böyle bir kelime yoktur.

Bizim ‘laiklik’ olarak bildiğimiz kelime İngilizce’de ‘laicism’ ve ‘laik’ olarak bildiğimiz kelime ‘laicist’dir. Üstün zekalı yandaşlar da önlerine konan belgeleri doğru düzgün çevirme zahmetine bile girmeden sonunda ‘-ist’ gördükleri bu kelimenin sonuna Türkçe’sinde ‘-çi’ ekleyip çevirmek suretiyle Türk siyasi literatürüne ‘laikçi’ sözcüğünü kazandırmışlardır. Kitabın arka kapağında başka yabancı yazarlar tarafından yazılan değerlendirme yazılarını okuduğunuzda, bu yazılardan aklınızda kalan tek şey olacak; kitabın zamanlamasının müthiş olduğu...

İkinci kaynağım, ABD savunmasına raporlar yazmasıyla bilinen RAND Corporation isimli düşünce kuruluşu tarafından yine 2007 yılı sonunda hazırlanan ‘Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi’ isimli araştırma raporu. Bu raporda da ilginç bilgiler okuyacaksınız. Raporun aslı İngilizce ve çevirisi henüz yapılmamış. Kemalist Politika olarak ilerleyen zamanlarda bu ve benzeri raporların çevirilerini okuyucularımızla paylaşacağız.

Son söz...

Kemalist Politika ile yola çıkarken önümüzde duran manzarada en öne çıkanları göstermek benim ve her Kemalist’in göreviydi, görevimi yerine getirmeye çalıştım. Kısaca bahsettiğim her bir konu ayrı ayrı sayfalarca yazılacak kadar geniş, detaylı ve önemli... Diğer cephelerden görünen manzaraları da daha detaylı olarak ilerleyen yazılarda hep birlikte seyredeceğiz.

Selda Doğan

23 Kasım 2010 Salı

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’nun Sosyalist Enternasyonal Konseyi’nde 15 Kasım 2010’da yaptığı konuşma

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’nun
Sosyalist Enternasyonal Konseyi’nde 15 Kasım 2010’da yaptığı konuşma


KÜRESEL EKONOMİ ve TÜRKİYE

Sosyalist Enternasyonal Konseyi’nin değerli başkan ve üyeleri, hepinizi ülkem ve Cumhuriyet Halk Partisi adına saygıyla selamlarım. Size partimin başkanı olarak ilk kez hitap etmekten onur duymaktayım.

Bu toplantının gerçekleştiği tarih dilimi, dünyada hem siyasi hem ekonomik hem de çevresel düzlemlerde önemli değişimlerin olduğu, küresel ekonomide bir kırılma ve yeniden yapılanma sürecinden geçildiği bir momentuma denk gelmektedir. Bu bakımdan bu toplantıda yapılacak tartışmaların, ikili görüşmelerin ve çıkacak sonuç bildirgesinin de aynı derecede önemli olacağını düşünüyorum.
-I-
Küresel ekonomi 2007’den başlamak üzere önemli bir kriz sürecinden geçmektedir. Henüz krizin artçı dalgaları tamamen atlatılmış değildir. Yükselen ekonomilerde kriz öncesine dönüşler olmakla birlikte, krizin çıkış ülkesi olan ABD’de ve diğer gelişmiş ülkelerde ekonomik toparlanma henüz genellikle zayıftır ve gelecek beklentileri tam olarak iyimserliğe dönmüş değildir.

Hepimizin bildiği gibi, 2000’li yıllarda ABD’den başlamak üzere ortaya çıkan aşırı finansallaşma eğilimleri, sonuçta üretim ile finansal işlemler arasındaki bağlantıyı kopardı, kırılgan ekonomik ve mali yapılar oluşturdu. Sonuçta bu finansal şişkinlik 2007’den itibaren bir mali krize neden oldu ve bunun etkileri hala sürmekte. Mali kriz, Mart 2009’a kadarki dönemde sıcak para akımlarının gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere geri dönmesine yol açtı; bu ters akımın etkisiyle bu ülkelerin paraları, döviz karşısında hızla değer yitirdi. Ancak metropol ülkelerdeki sıfıra yakın faizli likidite, Mart 2009 sonrasında hızla çevre ekonomilerine geri aktı. Bu defa bu ülkelerin, Çin hariç, ulusal paraları aşırı değerlenme sürecine girdi. Son olarak geçen hafta Amerikan Merkez Bankası’nın (FED’in) 600 milyar dolarlık yeni bir genişleyici para politikası kararı alması da doların ucuzlamasıyla sonuçlanabilecektir ve bu bakımdan haklı kaygılara neden olmaktadır.

Sıcak para akımlarının çevre ekonomilerinin paralarını aşırı değerlenmeye zorlamasının en olumsuz sonuçları, bu ülkelerin ithalata daha açık hale gelmeleri, sanayiden başlamak üzere üretken sektörlerinin aşınması ve işsizlik artışı olmaktadır. Üstelik Türkiye gibi yüksek dış ticaret ve cari açıklar veren ülkelerde “istihdam yaratmayan büyüme” olarak adlandırılan bu model sadece kriz sonrasında değil tüm 2000’li yıllarda geçerli olmuştur. Sıcak para, başta Türkiye olmak üzere, yurtiçi üretimin önündeki en büyük engel konumuna gelmiştir. Bu kısır döngüden çıkılması ve işsizliğin yönetilebilir bir düzeye çekilmesi gerekmektedir. Ve bunun sadece Türkiye’nin ve benzer ekonomik yapıdaki ülkelerin sorunu olmadığını, tüm gelişmiş ülkeler ve Sosyalist Enternasyonalin de ortak sorumluluk alanı içinde olduğunu düşünüyoruz. Çünkü işsizlik, sosyal güvencesiz istihdam ve yoksullaşma süreci sadece ekonomileri değil, demokrasileri de tehdit etmektedir.

Öte yandan, çevre ekonomilerinde sıcak paraya ödenen aşırı kâr ve faiz transferlerinin yol açtığı “dışa kanama” (= “hémorragie des capitaux”) da istihdamsız büyümenin yanına ek bir fatura olarak eklenmektedir.



-II-
Türkiye, büyümesini dış açıklarla finanse ettiği için, 2007 krizine kırılgan bir yapıda yakalanmıştır. Bu nedenle, krizden en çok etkilenen ülkelerin ilk sıralarında yer almıştır.

Türkiye’de son 10 yılın ekonomik politikalarının en büyük mağdurları, emekçiler, çiftçiler, emekliler, esnaf, işsizler yani geniş halk kitleleri olmuştur. Küresel ekonominin getirdiği acımasız rekabet ilişkileri, işsizliği ve yoksulluğu arttırıp kronik bir soruna dönüştürürken, buna çözüm olabilecek sosyal devleti de geriletmiş, aile birimini sarsmış, mutsuz çoğunluğun saflarını genişletmiştir. Türkiye’de sosyal harcamalar yetersiz ve keyfidir. Toplumun gereksinmelerine göre değil, iktidarın siyasi gereksinmelerine göre ayarlanmaktadır. O nedenle iktidar hukuki düzeneklere bağlı sosyal yardımlardan, aile sigortasını uygulamaktan kaçınmaktadır. İşsizlik Sigortası Fonu’nda son 10 yılda biriken 40 milyar doların sadece 2 milyar doları yani sadece yüzde 5’i işsizlere bir hak olarak aktarılmıştır. Benim partim bütün bunları düzeltmeye, sadaka tarzı yardımlardan sosyal hak kavramına geçişi sağlamaya, aile sigortasını uygulamaya, başta sağlık ve eğitim olmak üzere insani gelişme araçlarına yatırım yapmaya, kadının toplumdaki ve iş yaşamındaki durumunu desteklemeye, sendikal hakları geliştirmeye, kısacası sosyal devleti yeniden inşa etmeye taliptir.

-III-
Burada ele alınan konunun temel sorusu şudur: Kimsenin ticaret avantajını kaptırmak istemediği bir dünyada, durgunluğa (recession) ve korumacılığa dönüş riski büyümeyecek midir?

Bize göre tüm tarafların ortak çıkarları karşılıklı ödünlerden ve bir bütün olarak dünya ekonomisini büyüme rampasına yeniden sokmaktan geçiyor. Düşük ücret ve düşük sosyal haklar koşullarında rekabet avantajı elde etme anlayışlarından vazgeçmeyi gerektiriyor. Sosyal ve çevresel sorunlara daha fazla çözüm üretmeye odaklanmayı gerektiriyor. İç talebin tüm ülkelerde desteklenmesini; bunun için de geniş emekçi kesimlerin satın alma güçlerinin yükseltilmesini, gelir bölüşümünü düzeltici ve sosyal hakları geliştirici politikaların öne çıkmasını gerektiriyor. İşsizlikle, kayıt dışı istihdamla, çocuk istihdamıyla, kadın işçilere yönelik ayırımcılıkla, kölelik koşullarında işçi çalıştırma uygulamalarıyla, insan hakları ihlalleriyle kararlı bir mücadeleyi gerektiriyor. Kısacası, insana öncelik veren sol yönetimlerin işbaşına gelmesini; zaten işbaşında olanların ise ellerinin güçlenmesini gerektiriyor.

Bu nedenle, bugün burada toplanan Sosyalist Enternasyonal Konseyi tarihi bir momentumda bir araya gelmektedir. Dünyanın geleceğinin barışçı, çevreci, kalkınmacı, eşitlikçi bir iklimde gerçekleşebilmesi için hepimize tarihi sorumluluklar düşmektedir. Bu düşüncelerle, Sosyalist Enternasyonal Konseyi’nin 15-16 Kasım 2010 Paris toplantısının başarılı geçmesini diliyorum.

İlginiz için teşekkür eder, tüm katılımcıları saygıyla selamlarım.